(ANKARA) - İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "Pekin, Ankara, Moskova ekonomik işbirliği" önerisine tepki göstererek, "Hem bölgesel hem küresel ölçekte jeopolitik bir türbülansın içindeyiz. Böyle bir dönemde Türk dış politikasını radikal savrulmalardan korumak zorundayız. İktidar pastasından pay alma hesabıyla dış politika yapılmaz. Üstüne üstlük bazıları, hayretle müşahede ediyoruz ki, Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermektedir. Bu hususta evvela şunu söyleyelim: Allah kimseye gençliğinde Alparslan Türkeş'in tedrisatından geçip yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın. Sadece bu konuda değil, birçok konularda da çeşitli yalpaların şahitliğine şahidi oluyoruz" dedi.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptğğı konuşmaya, eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’u anarak başladı. TBMM’de görüşülen kanun tekliflerine de değinerek iktidarı eleştiren Dervişoğlu, şunları kaydetti:
“Son dönemdeki yasama süreçlerinde özellikle bu yaklaşım içerisinde hareket ediyoruz. Parlamento süreçleri bir tartışma ortamı yaratmayı ve böylelikle bir mutabakat zemini oluşturmayı; doğru ve yerinde müdahalelerle süreci yönetebilme ve yönlendirebilmeyi kapsar. Bu aynı zamanda, demokrasilerdeki milli iradenin temsil mercii olan meclisin, etkinliğinin, saygınlığının ve verimliliğinin artmasını sağlar. Muhalefette olmak, körü körüne bir itiraz makamı olmak değildir. Hakikati söylemek, milli menfaatleri savunmak ve doğruyu göstermektir. İYİ Parti olarak TBMM Grubumuz da bu demokrasi mücadelesini, gerçek muhalefetin omurgasını taşımaktadır. Bu hafta Meclis gündeminde olan torba yasa içerisinde, doğum izni olarak bilinen yasa teklifi ile sosyal medya ve oyun platformlarına ilişkin yapılmak istenen düzenlemeler vardır. Öncelikle şunu söylemek isterim, Meclis'te çoğunluk sahibi olan partinin Meclisi, kendi parti takvimiyle çalışan alelade bir yer olarak görmesi, anne ve anne adaylarının yaşadığı hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır.
"Bugün sanal ortamda içine düşülen durumu, yasaklarla sıvamaya çalışmaktadır"
Sosyal medya ve oyun platformlarına ilişkin düzenlemeye gelirsek, konu kuşkusuz önemlidir. Ailenin, gençliğin ve çocuklarımızın sanal tehlikeler de dahil olmak üzere her türden tehlikeden korunması devletin en başta gelen görev ve ödevlerindendir. Ancak yine bir 'torba yasa mantığıyla' karşı karşıyayız. Yine elmalarla armutlar aynı kefede, çok boyutlu bir tasavvurdan yoksun şekilde ele alınmaktadır. Hiçbir koruma ödevi ile kollama görevi, temel hak ve hürriyetlerin fütursuzca ihlali sonucunu doğurmamalıdır. Nasıl ki güvenlik – özgürlük dengesi sağlanması gerekli ise koruma ve hak dengesi de gözetilmelidir. 15 yaş altındakilere sosyal medyanın tümden yasaklanması, en başta, 'ifade hürriyetinin; maddi manevi varlığı geliştirme hakkının' ihlalidir. Düzenlemeye mi karşıyız? Hayır. Peki neye karşıyız? Anayasanın 14. Maddesi der ki, 'Anayasa hükümlerinden hiçbiri, devlete veya kişilere, anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir şekilde yorumlanamaz'. Anayasanın devlete verdiği ailenin ve gençliğin korunması görevi hak ve hürriyetler rejiminin yok edilmesi imkanını tanımaz. Açık, anlaşılır ve kullanıma uygun ebeveyn kontrol araçlarının hayata geçirilmesi makul olmakla birlikte, burada şu soruyu sormak elzemdir: Siz ebeveynlere internet okur-yazarlığı eğitimi verdiniz mi? Bugün anne babaların yüzde kaçının bu araçları kullanabilme yeterliği vardır? İnternet ticari olarak Türkiye’de 33 yaşında olsa da, ana akım olarak yaygınlaşması 2003’tür. Bu 33 yılın 24 yılı zat-ı şahanelerinin iktidarında geçti. Bu süreçte hangi eğitim verildi? Gelişmelere karşı ne yapıldı? O gün onlu yaşlarında olan vatandaşlarımız bugün otuzlu yaşlarında çoğu da çocuk sahibi. O günden geleceği göremeyen ve gerekli tedbiri alamayan iktidar, bugün sanal ortamda içine düşülen durumu, yasaklarla sıvamaya çalışmaktadır. Tüyü de oyun platformları üzerinden dikmektedir. Bugüne kadar sadece yasaklar üzerinden yürütülen yaklaşımların asayiş başta olmak üzere, sorunları sadece büyüttüğünü gördük. İktidar, 'iktidar' olarak değil, sorumlu yurttaşlar olarak düşünmeyi bir kere denerse, en başta da bizzat kendi çocuklarının makul taleplerini dikkate alırsa, eminim ki, gerçekten millet adına hareket etmiş olmanın kıvancını uzun yıllardan sonra tadacaktır.
"Karşımızda bütünlüklü bir yönetim çöküşü vardır"
Bugün Türkiye’de iktidarın gerçek yüzünü görmek için uzaklara bakmaya gerek yoktur. Devletin kapısına bakın. Kimi içeri alıyorlar, kimi dışarıda bırakıyorlar görün. Bütçeye bakın. Kimin borcunun siliyor, kime yapılan üç kuruş yardımı faiziyle geri istiyorlar görün. Sofraya bakın. Bir yanda rakamlarla anlatılan başarı masallarını diğer yanda milletin boş tenceresini görün. Ve dış politikaya bakın. Türkiye’nin millî menfaatini mi, yoksa başkalarının krizlerini mi esas alıyorlar görün. Karşımızda tek tek hatalardan oluşan bir tablo yoktur. Karşımızda bütünlüklü bir yönetim çöküşü vardır. İçeride devleti akrabalığa, ekonomiyi borca, sosyal yardımı tahsilata, gençliği mülakata teslim edenler; dışarıda da Türkiye’yi savrulmaya, maceraya ve başkalarının hesabına açık hale getirmektedir.
"Adını doğru koyalım: Bu, nepotizm iktidarıdır…"
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen bu ucube düzen, devleti tam manasıyla çürütmüştür. Bugün kamu kurumlarında yapılan birçok üst düzey atama, liyakat ilkesinin açıkça yok sayıldığı yeni bir kayırmacılık örneğine dönüşmüştür. Adını doğru koyalım: Bu, nepotizm iktidarıdır… Nepotizm, kişinin eğitimine, ehliyetine, başarısına bakmadan; sadece aile bağı, akrabalık ilişkisi, yakınlık ve sadakat üzerinden makam dağıtmaktır. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. Devletin makamları milletin emaneti olmaktan çıkarılmış, eşe, dosta, akrabaya ve yandaşa dağıtılacak bir ganimet gibi görülmüştür. En son Türk Hava Yolları’ndaki atamalarda bir kez daha gördük. Birinin damadı, birinin oğlu, birinin eşi, birinin dayısı… Peki bu milletin evlatları nerede? Gecesini gündüzüne katan gençler nerede? Sınavlara giren, yıllarca emek veren, hayal kuran, kendini yetiştiren Anadolu çocukları nerede? Onlar kapının dışında bekletiliyorlar. Sanmayın ki AK Partililerin hepsi içeri alınıyor. O da yetmiyor artık. Hem AK Partili, hem de saraylı olman lazım… Onlar, bir imzayla yükseliyorlar. Bir telefonla yer değiştiriyorlar. Bir sabah bir kurumun başına geliyorlar. Başka bir sabah başka bir göreve atanıyorlar. Sonra da utanmadan bu düzeni savunuyorlar. Zaten söylediler: 'Utanmıyoruz'. Doğrudur. Bu iktidar artık utanmıyor. Utanma duygusu olsa, gençlerin yüzüne bakamazlardı. Emeklinin karşısına çıkamazlardı. Devleti bu hale getiren sistemi savunamazlardı. Bugün Türkiye’de bilgi değil, bağlantı kazandırıyor. Emek değil, ilişki sonuç veriyor. Ehliyet değil sadakat ödüllendiriliyor. Saraya yakınsanız, her makam sizin. Akrabaysanız, her kapı açık. Çalışkansınızdır, eğitimlisinizdir, heyhat ama kimsesizseniz size düşen şey 'seçimi' beklemektir.
"Siz kimin bütçesiyle kime sadaka verdiğinizi zannediyorsunuz"
Her yaklaşan seçim, Gabar’da petrol, ucuz kredi, göklerde uçak, atanacak kadrolar, maaş iyileştirmeleri olur. Devlet makamlarını akrabalık ilişkileriyle dağıtan anlayış, sosyal yardım meselesinde de aynı riyakâr yüzünü göstermektedir. Meclis çatısı altında Sosyal Hizmetler Kanunu teklifini görüşüyoruz. Ama burada asıl mevzu adaletsiz yüzdür. Bu iktidar değil mi, milyonlarca yurttaşımızı sosyal yardıma muhtaç bırakan? Sosyal yardımları da sanki zatıalilerinin sadakası gibi dağıtan? Orada bile ayrım yapmadan duramayan? Bu sosyal devlet değildir. İktidara sesleniyorum: Göz boyamayı bırakın. Ödenekleri, gerçekleşen enflasyona göre otomatik güncelleyen bir mekanizma kurun. Vatandaşını korkuyla sindiren bu baskı düzenine son verin. İnsan onurunu esas alan bir devlet iradesini hayata geçirin. Siz kimin bütçesiyle kime sadaka verdiğinizi zannediyorsunuz? Bir de utanmadan her seçimde milleti korkutuyorsunuz. Kendi yarattığınız tabloda yaşamaya mahkûm ettiklerinize, biz gidersek muhalefet gelirse bu yardımları keser, ha diyorsunuz. Biz sizin gibi değiliz. Biz öyle bir Türkiye kurmak istiyoruz ki bizim Türkiye’mizde milletimiz el kapılarına, sadaka zihniyetine muhtaç olmayacak. Sizin yarattığınız bu enkazı biz kaldıracağız, sizin yarattığınız bu utanmaz düzene biz son vereceğiz. Refahın, huzurun Türkiye’sini biz kuracağız. Sadaka kültürü ve lütuf siyaseti gidecek; yerine, kimsenin hakkını almak için torpil aramadığı yurttaşlık ahdi gelecek. Bunun sözünü veriyoruz."
"Şimşek’in 'kurda istikrar' dediği şey, ihracatçının idam fermanına dönüşmüştür"
Ekonomideki gelişmelere ilişkin de eleştirilerde bulunan Dervişoğlu, şöyle devam etti:
"Yoksula tahsildarlık yapan bu anlayış, ekonomide de rakamların arkasına saklanmaktadır. Önümüze konulan tablo gerçek değil, rakam cambazlığıdır. Açıklanan enflasyon oranı sokağın yangınından kopuktur. Elektrik, doğal gaz, kira gibi temel kalemlerin, sepetteki ağırlığını düşürerek hayatı ucuzlatamazsınız. Enflasyon sepetini hafifletmek, milletin yükünü hafifletmez. Dünyanın en pahalı ülkelerinden biri haline geldiğimiz açıktır. Alım gücü eridi. Emek ucuzladı. Üretim çarkları zorlandı. Maliyet altında ezilen üretici kan ağlıyor. Korkan tüketici çaresiz kalıyor. Pazar filesi eve her hafta biraz daha hafif dönüyor. Eskiden kilo ile alınan sebze, bugün tane ile tartılıyor. Kasabın önünden geçmek artık cesaret istiyor. Filesini dolduramayan babanın mahcubiyeti hiçbir istatistiğe girmiyor. Tencerede artık sadece dert kaynıyor. Buna rağmen Mehmet Şimşek çıkıp 'fiyatlar dizginlendi' diyor. Nerede dizginlendi fiyatlar? Pazarda mı? Kirada mı? Faturada mı? Çocuğuna beslenme koyamayan annenin hayatında mı? Şimşek’in 'kurda istikrar' dediği şey, ihracatçının idam fermanına dönüşmüştür. Türk lirasını kâğıt üzerinde değerli tutma çabası, yerli üretimi ithalata mahkûm etmektedir. Esnaf ve KOBİ finansman çöllerinde bırakılmıştır. Paraya erişimin kısıtlandığı yerde yatırım beklemek, mucizeye inanmaktır. Ortada başarı yoktur. Ortada ağır bir sosyal maliyet vardır.
"Belirsizlik artık istisna değil, kural haline geliyor"
Mesele yalnızca tüketicinin etiketten korkması değildir. Mesele aynı zamanda üreticinin tezgahını, esnafın dükkanını, sanayicinin çarkını döndüremez hale gelmesidir. Türkiye ekonomisinin can damarını oluşturan üretim dünyası artık sürdürülebilirliğin sınırını aşmıştır. Sektör temsilcileri her hafta, hatta her gün aynı feryadı dile getiriyor. Enerji maliyetleri artıyor. Finansman maliyetleri yükseliyor. Sermaye eriyor. Yatırım iştahı, yerini endişeye bırakıyor. Belirsizlik artık istisna değil, kural haline geliyor. Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu Başkanı, enerji maliyetlerindeki yüzde 25’lik artışa dikkat çekerek, esnafın zor durumda olduğunu söylüyor. Denizli Sanayi Odası Başkanı, sanayisizleşme tehlikesini, reel sektörün gündelik gerçeği olarak tarif ediyor. Kayseri Ticaret Odası Başkanı, 'Bekle gör değil, üret ve diren dönemindeyiz' çağrısında bulunuyor. Bu sözler, muhalefetin abartısı değildir. Bu sözler, üretim dünyasının sahadan yükselen alarmıdır.
"Eskiden borç, yatırım için düşünülürdü. Bugün borç, hayatta kalmanın aracı haline geldi"
2026 yılı Şubat ayında bireysel kredi veya kredi kartı borcundan dolayı 221 bin kişi yasal takibe düşmüştür. Takipteki bireysel kredi ve kredi kartı borcu, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 98 artarak 323,8 milyar liraya çıkmıştır. Bu rakam, sıradan bir finans verisi değildir. Bu, milletin artık maaşıyla değil, borçla yaşadığının belgesidir. Eskiden vatandaş ev almak için kredi çekerdi. Bugün temel ihtiyaçlarını karşılamak için kredi kartına sarılıyor. Eskiden borç, yatırım için düşünülürdü. Bugün borç, hayatta kalmanın aracı haline geldi. Milyonlarca insan sadece bankalara değil, hayata borçlu yaşıyor. Böyle bir düzen sürdürülemez. Borçla dönen ekonomi ayakta kalamaz. Biz vatandaşı borçla susturan değil, refahla güçlendiren bir ekonomik sistem için, icra kapılarında sürünen değil, onuruyla yaşayan bir millet için mücadele ediyoruz."
İYİ Parti Lideri Müsavat Dervişoğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "Moskova, Pekin, Ankara" ekonomik ittifakı önerisini de şu sözlerle eleştirdi:
"Hem bölgesel hem küresel ölçekte jeopolitik bir türbülansın içindeyiz. Böyle bir dönemde Türk dış politikasını radikal savrulmalardan korumak zorundayız. Duygusal hezeyanlarla dış politika yapılmaz. İdeolojik takıntılarla dış politika yapılmaz. İktidar pastasından pay alma hesabıyla dış politika yapılmaz. Üstüne üstlük bazıları, hayretle müşahede ediyoruz ki, Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermektedir. Bu hususta evvela şunu söyleyelim: Allah kimseye gençliğinde Alparslan Türkeş'in tedrisatından geçip yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın. Sadece bu konuda değil, birçok konularda da çeşitli yalpaların şahitliğine şahidi oluyoruz. Şimdi mesela bu hafta buyurdular ki Türkiye'nin jeopolitiğinden kaynaklı bir takım riskler var. Bu riskler etnik köken ve mezhep üzerinden bazı tehlikeleri de beraberinde getirir. Türk milleti buna uyanık olmak mecburiyetindedir diyor. Yani büyük bir şey keşfetmiş gibi. Kendisini tebrik ediyorum. Hiç olmazsa bu sözleriyle ‘Bir Kürt, bir Alevi, cumhurbaşkanı olsun’ demenin utancından kendini kurtarmaya çalışıyor. Bu kürsüyü siyaset kürsüsü yapmak, birilerine cevap vermek için kullanmadığımı biliyorsunuz ama hak eden eder. hak ettiği cevabı elbette vereceğiz. Diler ve umarım ki 'Hesap sormazsam namerdim' sözünün arkasına düşer. Diler ve umarım ki 'Evinin önünde andımızı okutturmazsam namerdim' dediği sözün peşine düşer.
"Bizimle uğraşırsa ekran kurduracağım"
Hayatında sözleri ve eylemleri arasında bu kadar büyük çelişki olan hiç kimseye şahit olmamıştır bu millet. Dün dediğiyle bugün söylediğinin arasında uçurumlar oluyor. Ama bakıyorsunuz dün söylediği şeyi alkışlayan, bugün söylediği şeyi tekzip ettiğinde de yine ayağa kalkıp alkışlıyor. Siz öyle her fırsatta ayağa kalkmayın. Ama şundan emin olun ben ne zaman kimi ayağa kaldırırım onu kestiremem ama ben hiç kimsenin başını yere eğdirmeyeceğim. Buradan onun sözünü veriyorum. Şimdilik ona bu kadar yeter. Ama her grup toplantısında şayet bizimle uğraşırsa her grup toplantısında geçmişteki sözleriyle bugünkü sözlerinin mukayesesini bu kürsüden değil, buraya ekran kurduracağım. Orada milletle paylaşacağım. Şimdi Tabii bu, Sayın Bakanım, ekran kurdurma meselesi de Sayın Ahmet Eşref Fakıbaba'nın önerisidir. Bir gün yerine getireceğiz. O tavsiyeye bir gün uyacağız. Büyüklerimizin hem sözlerine hem tecrübelerine hem de tavsiyelerine uymak bizim görevlerimiz arasındadır."
"Türkiye'yi yeni bir İran gibi göstermeye çalışıyorlar"
"Ben ihanetle açıklayabildiğim şeyleri aptallıkla tarif etmem. Bunun adı açık seçik ihanettir. Daha da vahimi şudur: Bu Moskova-Pekin eksenini pazarlayanların bir kısmı aslında buna kendileri bile inanmamaktadır. Bu projelerin ucu, Netanyahu'ya ve Amerika'daki neokon lobilerine uzanan daha derin bir planın parçasıdır. Bir süredir Netanyahu çevresinin ve onların ABD medyasındaki paralı askerlerinin Türkiye hakkında yazdığı makaleleri ve raporları görüyoruz. Türkiye'yi yeni bir İran gibi göstermeye çalışıyorlar. Ülkemizi marjinalleştirmek istiyorlar. NATO kopmuş, batıdan ayrılmış, Orta Doğu'da yalnızlaşmış bir Türkiye görüntüsü üretmeye uğraşıyorlar. Çünkü Türkiye'nin NATO üyeliği İsrail'in saldırganlığının önünde büyük bir engeldir. Türkiye'nin denge politikası Netanyahu'nun savaş siyaseti için engeldir. Türkiye'nin aklı selimi bölgesel yangının büyümemesi için, büyümesi için engeldir. Şimdi herkes aklını başına alsın. Türkiye'nin İran Savaşı'nda tarafsızlığını kaybederek savaşa sürüklenmesini dışarıda Netanyahu istiyor, içeride malum şahıs.
Türkiye'nin NATO üyeliğinden dışarıda Netanyahu rahatsız, içeride malum şahıs. Türkiye'nin ulusal kimliğinin parçalanmasını dışarıda Netanyahu köpürtüyor, içeride malum şahıs. Bunların hepsi Türkiye'yi Orta Doğu'da bir savaşa çekmek için kurulmuş planın parçalarıdır. Netanyahu'nun iktidarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu dış tehdit Türkiye üzerinden üretilmek istenmektedir. Bu kirli işleri siyasi satranç zannedenler iyi bilsinler. Türkiye ne Moskova'nın taşeronu, ne Pekin'in pazarı, ne Netanyahu'nun savaş bahanesi, ne de içerideki maceracıların oyun tahtası değildir.
"Türkiye'nin istikameti kapalı kapılar ardında değil, büyük Türk milletinin menfaatleriyle çizilir"
Türkiye, Türk milletinin devletidir. Türklük folklorik bir özellik değildir. Tereşeciler size söylüyorum: Türklük bir medeniyetin adıdır. Türkiye'nin istikameti kapalı kapılar ardında değil, büyük Türk milletinin menfaatleriyle çizilir. Herkes bunu iyi bilmek mecburiyetindedir. Bugün konuştuğumuz bütün bu başlıklar aynı hakikate çıkmaktadır. Bu iktidar devleti yönetmiyor, yönetemiyor, adeta paylaştırıyor. Ekonomiyi düzeltmiyor, milletin borcunu büyütüyor. Muhtacın kapısına tahsilat kağıdı gönderiyor. Eğitimi iyileştirmiyor, öğretmen adayını yeni belirsizliklerin içine sürüklüyor. Dış politikayı milli menfaatle yürütmüyor, Türkiye'yi başkalarının hesabına açık hale getiriyor. Biz yalnızca bir atamaya karşı çıkmıyoruz. Devletin akrabalık düzenine çevrilmesine karşı çıkıyoruz. Biz yalnızca bir ekonomik programa itiraz etmiyoruz; vatandaşın borçla, yoksulluğun yardımla, emeğin çaresizlikle yönetilmesini reddediyoruz. Biz yalnızca bir dış politika beyanını eleştirmiyoruz; Türkiye'nin başkalarının savaşına, başkalarının krizine, başkalarının stratejisine, eklemlenmesine karşı duruyoruz.
"Biz hayata da siyasete de Başkent Ankara merkezi bakıyoruz"
Milli kimliğimize yarımağız bakan, onu yadsıyan ya da kurcalayan hiçbir siyaset biçimi başarıya ulaşamaz. Biz hayata da siyasete de Başkent Ankara merkezi bakıyoruz. Milletin zaferinin taşlarını da Anadolu'da örüyoruz. Çünkü biliyoruz ki iyiler kazandığı vakit ne açlık ne de zulüm kalacak. Liyakat geri gelecek. Adalet geri gelecek ve o gün geldiğinde gençler torpil aramayacak. Yoksulluk tarihe karışacaktır. Emekliler pazardan eli boş dönmeyecek. Öğretmen adayları 4 bin liraya mahkum edilmeyecek. Türkiye hiçbir karanlık hesabın figüranı yapılmayacaktır. İşte biz buradayız."
